Marangozun Portresi

7 Temmuz 1999, Hürriyet Gazetesi

Kumbaracı Yokuşu’nda küçük bir marangozhane. Burada sadece masif eşyalar üretiliyor. Sarp Baykara, ustasından devraldığı atölyesinde sadece yaptığı eşyayı iyi kullanacağına inandığı kişilerin siparişlerini kabul ederek mesleğini sürdürüyor.

Bir taraftan ağabey kardeş gibiydik, bir taraftan da rendeyi tezgahın üzerine yüzünün üstüne bıraktığım zaman, rendenin bıçağı tezgahta körlenir diye rendeyi kırıp arkamdan atardı. Bir gün;

-Usta, rendeyi niye ortasından kırıp atıyorsun.
dedim.

-Evladım, iki şansım olsun! Birinde vuramazsam, ikincisinde isabet ettireyim diye !
dedi.

Bu Bodrum’da başladığı marangozluk macerasını İstanbul’da sürdüren Sarp Baykara’nın ustasıyla ilgili anılarından sadece biri. Baykara’ya göre Allah rahmet eylesin ustası Bülent Aloğlu sanki 1000 yaşında ama 3 bin yıllık bilgiye sahip bir bilge kişiydi. Ama kendisi de en az ustası kadar ilginç, gülümsemesi ile kaşlarını çatması arasında çok az zaman farkı olan biri. Artık kaybolmaya yüz tutmuş masif mobilya ustalarından biri o. Kumbaracı yokuşundaki marangozhanesinde sipariş üzerine masif mobilyalar yapıyor. Ama eğer sipariş verenin yaptığı eşyayı iyi kullanacağına kanaat getirmezse, siparişi almamak için ne yapıp edip bir yol buluyor.

İşlediği ağaçları insanlara benzetiyor;

-Belli ağaçların belli huyları var, tıpkı insanlar gibi. Bazı ağaçlar zor, huysuz, kaprisli. Bazı ağaçların  suyu düzgün, insanla ilişkisi düzgün.

 Hediye Atölye…

45 yaşında Baykara. “Okulun şimdiki halini bilmem ama..” dese de tipik bir Galatasaray’lı, bu konudaki eleştirilere de tahammülsüz. Bülent Usta’nın teklifiyle marangozluğa başlayana kadar çok çeşitli işler yapmış. 79’da ailesiyle Bodrum’a yerleşince ilk olarak bir lokanta açmış, 82’de ise lokanta kapanınca Bülent Usta ile çalışmaya başlamış. Ustasını öyle sevgi ve saygı ile anıyor ki,insanın aklında ister istemez doğru yerde, doğru zamanda olup, doğru cümleler kuran bir film kahramanı canlanıyor. Baykara, “Ustam giderken bana atölyeyi hediye ederek gitti. Çünkü kendi ustası da ona yetiştirdiği bir çırağa atölyeyi bırakmasını vasiyet ederek hediye etmiş. Eski bir esnaflık geleneği bu” diyor. Ama kendisinden sonrası için biraz kaygılı Baykara. Çünkü bu günün marangoz ustalarının çırak bulmada ciddi sorunları varmış. Ailelerin marangozluğu tehlikeli bulduklarını söylüyor.

Fabrikasyon üretimin tehdit ettiği meslekler listesinde ilk sıralarda olan marangozluğun zaman içinde gittikçe değiştiğine inanıyor.’ “Bugünün mobilyacılığından sonra bir de bugünün cilacılığı diye bir şey söz konusu. Mesela adam gürgen ağacını maun rengine boyuyor ve çok da güzel olduğunu düşünüyor. Ağacı renklendiren, toprağın içindeki madensel tuzlar ve tanenler. Bu kadar doğal, bu kadar mükemmel çalışan bir mekanizmadan sonra insanlar bir ağacı, bir başka ağacın rengine boyuyorlar.”
Marangozhanelerde kaplama mobilyacılığın yaygınlaşmasının doğal olduğunu düşünmekle birlikte bu değişim onu üzüyor.” Ukalalık etmiş olmayayım ama tahtadan yapılmış bir masanın üzerinde yemek yemek, lezzetli yemek yemektir” diyor.

Baykara masif mobilya konusunda ısrarlı olmasının nedenini ise şöyle açıklıyor, “Piyasa herkesin yaptığı ve kullandığı malzemelerle mobilya yapmak bazı ustaların kendi ustalık gururlarına, öğrendiklerine ve tecrübelerine hafif işler gibi geliyor. Bunlardan biri de benim. Ben ağaçla haşır neşir olmayı, bana cevap verebilecek bir malzemeyle, daha yoğun ilişki içinde çalışmayı daha çok seviyorum. Bu bakımdan masif mobilya yapıyorum. Baykara masif mobilya konusunda tutkulu olmasına tutkulu ama piyasa şartları onun bu tutkusuyla pek uyumlu değil. Fabrikasyon ile kendi ürünleri arasındaki farkı anlatırken, konfeksiyonla butik karşılaştırmasına tutunuyor; “Konfeksiyoncu bütün bedenlerde elbiselerini diker askısına asar, gidip oradan üzerinize uyanı alırsınız. Halbuki butikte ya da terzide kumaşınızı seçersiniz, sizin ölçünüz alınır ve yapılan sadece size özel bir elbisedir, başkasında yoktur. Bizim yaptığımız bu.”

 Bir öğrenci gibi…

Fabrikasyon üretime oranla yüzde 40-50 oranında daha pahalı olan bu üretimi sürdürmek herkesin harcı değil. Bu nedenle de atölye üretiminin daha ucuz olan kaplama ürünlere kaydığını söylüyor Baykara. Zaten Baykara da şu anki işini ancak Teşvikiye’deki antika mağazasının kazancıyla destekleyerek sürdürebiliyor. Gerçi oturmayı sevmediği için günde ancak bir kaç saat antikacı dükkanında kalıyor. “Marangozhanede yanımda iki arkadaşım var onlarla çalışıyorum, Cemal ve Yaşar Usta. İkisi de kendi işlerini çok güzel yaparlar” Ama tüm ustalığına rağmen bir yandan da hala öğrenci olduğunu düşünüyor. “Bu iş önemli bir olgunluk işi, ben daha hamım. Her gün kendi kendime yeni bir şeyler öğreniyorum. Tahtaları kaldıramayacak hale gelene kadar bu işi yapayım diyorum”.

* * *

 7 Yıl Sonra, 12 Ocak 2006 – Motorium

Bu kış uzun sürdü. Her yer bembeyaz. Keyifle pırıl pırıl motosikletlerimin arasında dükkanımda oturuyorum. Telefonum çaldı, gayet tok bir ses ismimle beni istedi.

-Tolga’cım ben Sarp Baykara. Hatırlar mısın 15 yıl önce Bodrum’da rahmetli Muhittin Usta’nın orada motosiklet üzerine hoş bir sohbet yapmıştık.

-Hatırlıyorum bir kaç arkadaştık, siz hangisiydiniz onu çıkaramadım.

-Bak Tolga’cım senin orada 2000 model, 4998 kilometrede, yeşil beyaz renkli, Virago varya, o şimdi benim oldu, hayırlı olsun. Ben ocağın onyedisinde, saat 14.00’de yanına geleceğim, görünce hatırlarsın.

-Hayırlı olsun da Sarp bey, motosiklet görmeden alınmaz. Ben sıfır motosiklet alırken bile gidip inceliyorum.

-Tolga’cım senin bu huyunu Türkiye’de bilmeyen mi kaldı, ben motosikleti senden alıyorum hayırlı olsun.

deyip telefonu kapattık. Telefonla ikinci el motosiklet satmaya alışığım ama daha önce Sarp beyle hiç alış veriş yapmamıştık. Virago’nun sahibi Naci beyi aradım. Böyle böyle oldu ya karda kışta biri bizimle eğlendi yada motosikletin satıldı. Çünkü ben Sarp beyden telefon numarası adetim olmadığı için istemedim. Sen yine de o gün burada ol dedim. Aradan bir iki saat geçmişti ki Sarp bey yine aradı.

-Ya Tolga’cım sonradan aklıma geldi, Virago’nun heyecanıyla sana telefonumu bırakmayı unutmuşum, ben Tophane’de oturuyorum, hava biraz düzelsin diye birkaç gün sonrasına randevu verdim.

deyip telefonlarını bıraktı. Söylediği gün ve saatte geldi. Görünce rahmetli Muhittin Usta’nın servisinde Kawasaki ZZR1100 sohbeti yaptığımız arkadaş olduğunu hayal meyal hatırladım. Çaylarımızı içerken göz ucuyla Virago’suna bakıyor yüzü daha da aydınlanıyordu. Çok mutlu olduğu her halinden belliydi. Ben de hem eski bir dostumu bulmuş, hem de hala sürdürdüğümüz güvenle iş yapma keyfini yaşıyordum. Sarp, oğlu Can’la gelmişti. Can henüz 16 yaşında, sonradan eşi Güney hanımdan ögreneceğim ki, Sarp aslında ZZR1400 istiyormuş. Böyle sakin bir klasik almasının sebebi, eşi ile birlikte rahat gezebilmek içinmiş. Zaten kask ve giysilerini hep eşine ve kendine göre seçti. Benim ikinci bir tahminim de Sarp, eğer Can’da binmek isterse onunda binebileceği bir motosiklet aldı.

 -Sarp’cım, Virago’nun bir sesini duyalım.

-Bu soğukta zahmet etme zaten fabrikadan çıktığı gibi.

Israr ettim.

– Peki kızımızın sesini bir duyalım.

dedi. Sarp bir yandan motosiklete bakıyor ama daha çok Can’ın gözlerindeki parıltıyı seyrediyordu. Oğluyla birlikte oynayan mutlu bir baba fotoğrafı görüyordum. Bu güzel karşılaşma yaklaşık iki saat kadar sürdü. Sarp’a,

-Şimdi seni Naci ile birlikte devir işlemlerimizi yapacak Birol’a göndereceğim, Üsküdar’ın çok sevilen bir delikanlısıdır, artık oradan hep beraber nereye gidersiniz bilemem.

deyip,yolcu ederken Sarp bana;

-Tolga’cım seninle daha çoook beraber olacağız, Tophane’den, Maltepe’ye gelip, seni görüp geri dönmek benim için çok güzel bir gezi olacak

dedi ve gittiler. Saat 17.00 civarında Naci’den telefon geldi.

-Tolga ağabey biz Birol ağabey’de işlerimizi bitirdik, kendisi gelemedi ama bizi Üsküdar’da Kanaat Lokantasına gönderdi, bir güzel yemeğimizi yedik, çaylarımızı içiyoruz, Sarp ağabey’lerde deniz motoruyla karşıya geçecekler.

O sırada Sarp ahizeye doğru sesleniyor;

-Tolga’cım gelmediğine pişman olacaksın, biz buradan eğlenmeye gidiyoruz

ve arkasından o güzel kahkahası.

Bu kış uzun sürdü, her yer hala bembeyaz. Sarp beni her gün aradı.

-Tolga’cım dükkan soğuk mu, üşüyor musun.

-Ağabey sağol, sesini duymak çok güzel, son yıllarda hala senin gibi insanların olduğunu bilmek bana büyük moral verdi.

-Valla Tolga’cım, ben de senin vesilenle Naci gibi, Birol gibi değerli arkadaşlar tanıdım, sende sağol.

Bir ertesi gün;

-Kardeş, sizde Virago var mı acaba?

-Var fakat Sarp isminde bir arkadaş aldı.

-Kaçırdık desene.

Sonraki gün;

-Tolga’cım şu ayırdığımız aksesuarlar ne tuttu bir söylesene, sana gönderteyim.

-Ağabey ne acelesi var, gelince hallederiz.

-Tolga’cım motosikletçiye kışın para lazım, hava güzelken kıymeti olmaz.

Yine bir sonraki gün;

-Tolga’cım şu havalar bir açsın, gelip alacağım kızımı, sana orada mani olmuyor degil mi? Ben de buralarda bir garaj bakıyorum,150 YTL istiyorlar normal mi?

-Ağabey ne diyorsun, seni kandırıyorlar. 150 YTL ye motosiklet için garaj kirası mı olur, bunun raici 30 ile 50 YTL arasıdır. Sakın verme o parayı.

Ertesi gün;

-Tolga’cım kasko için seni arayacaklar, 900 küsur diyorlar.

-Ağabey, bana çok geldi. Hem motosikletçi hem de sigortacı Murat var, bir de o fiyat versin.

Murat’tan muafiyetsiz altı ay ödemeli 680 YTL fiyat gelince;

-Tolga’cım sağol, kim uğraşacak peşin ödeyelim, olsun bitsin.

-Sarp’cım o zaman Murat’a 650 YTL gönder, nakit indirimi var.

Murat, Sarp’ın kaskosunu hemen yapıp, evrakı adresine gönderdi. Sarp’ın bütün işleri onun güzel gönlüne göre dört dörtlük bitmişti. Karlar erisin, yollar biraz kurusun gelip alacaktı. 19 Ocak Perşembe günü işe gitmek üzere hazırlanmak istedim, fena üşütmüş olmalıyım ki, gidemedim. Ertesi günü hava da, ben de düzelmiştim. Büyük bir hevesle mağazamı açtım. Sarp gelir diye çayı demledim. O gün Sarp ne aradı, ne geldi. Ben de sanki motosikletini gel al der gibi olmasın diye aramıyordum. Cumartesi günü artık kardan eser kalmamıştı. Pazartesi günü de Sarp’tan yine ses çıkmadı. Akşam üzeri Honda Rebel’i teslim ederken, telefonum çaldı. Arayan Sarp’ın eşi Güney hanımdı. Daha önce hiç konuşmamıştık. Ama ben telefonda Sarp’ın kask ölçüsü için, eşine Güney diye seslendiğini duymuştum. Güney hanım;

-Tolga bey sizi perşembe günü aradım ancak bulamadım. Sarp’ı perşembe günü kaybettik.

dediğinde, uzun bir sessizlik oldu. Şaşkınlık ve çaresizlik içersinde zar zor Güney hanım’a baş sağlığı dileyebildim. Rebel’in sahibi Murat’da karşımda benim yaşadıklarımı hayretle izliyordu. Eve geldiğimde herkes neşeyle beni karşıladı. Hayat normal seyrindeydi. Onları üzmemek için paylaşmadım. Sadece Buket’e bana bu akşam daha çok rakı ver dedim. İkinci kadehte yukarı kata çıkıp, can arkadaşım Ertuğrul’u aradım. Onunla paylaştım. Çok ağladım. Hangi birine üzülmeliydim. Sarp gibi bir insana doyamadığıma mı, onca heveslendiği motosikletine binemediğine mi, Can’ın 16 yaşında babasız kalmasına mı, eşi Güney hanıma mı, şaşırdım kaldım.

Ertesi günü toparlanıp Güney hanımı aradım. Sarp’ın aldığı her şey bende duruyordu. Can’ın motosiklete binmesi için yaşı küçüktü. Aile şimdilik binmemesi yönünde doğru bir karar aldı. İki gün sonra Güney hanımdan büyükçe bir zarf geldi. İçinde Sarp’ın kara kalem çalışması çok güzel bir portresi, Hürriyet Gazetesi’nde 7 Temmuz 1999’da yayımlanan mesleki kariyeri ve üzerinde “Ağacın Öyküsü” yazan bir CD çıktı. Sizlere “Marangozun Portresi’ni, noktası ve virgülüne kadar, Şengün Kılıç’ın kaleminden yazının başında verdim. Sağolsun Ertuğrul, Sarp’ın portresini sayfaya girdi. Fakat asıl izlenmesi gereken “Ağacın Öyküsü” nü teknik olarak burada yayımlamamız mümkün olamıyor. 2004 yılında bir TV kanalı için özenle hazırlanmış ve bence Sarp Baykara’nın öyküsü. Ben de Sarp’ın Türkiye’nin son masif ustalarından biri olduğunu, hemen hemen sizlerle birlikte öğrendim. Öyküden sizlere bir iki cümle aktarmak istiyorum;

– Bu işin manevi tarafı da var. Yani nasıl söyleyeyim, işte sivriliklerinizin kaybolmuş olması lazım, doğayı dinleyebilecek sakinlikte, o mizaçta olabilmeniz lazım. Başka türlü olmaz. Yani ben bugün bir fidan diksem, kereste verdiğini ben görmem, torunum görür.

-Şimdi biz bu tahtaya borçluyuz. Yani oradan yüz santim boyunda bir tahta lazımken, gidip 150 santim boyunda bir tahtayı alıp kesmeyiz biz. 105 santim tahta ararız. 103 santim tahta ararız. Belki onbeş dakika sürer. Sürsün önemli değil. Bizim işimiz böyle.

– Marangozun karı, talaşıyla, telaşı. İş yetiştirme telaşı, bir de makinenin altındaki talaşı. Başka bir şey kalmaz ki bize.

 Sevgili Sarp, seni onbeş yıl sonra buldum, yine kaybettim. Güney hanım “O şimdi motosikletiyle geziyor” diyor. Giderken çok mutlu olduğunu söyledi. Buna sebep olduğuma memnunum. Ne var ki sana doyamamıştım. Senle paylaşacağım, senden öğreneceğim o kadar çok şey vardı ki, hepsi yarım kaldı.

Kısmet, belki bir onbeş yıl sonra yine bilmediğimiz bir yerde karşılaşırız.

 Motosikletçi
Tolga Büyüköner
Mart 2006