Sevgili Günlüğüm

1969-1974 yılları arasında yaşadığım okul yıllarımı, hayatımın en güzel günlerini paylaştığım arkadaşlarımı, o zamanlar tuttuğum günlüğümden derleyerek aktarıyorum.

Kolej Transferleri

Türkiye’de okul dönemimde hiç kırık notum olmadığı halde yok saçın uzundu, yok öğrenci okula otomobiliyle, motosikletiyle gelemez gibi nedenlerle bütün okullardan sevgiyle ayrılmak zorunda bırakıldım.

Kultur-Koleji-1

1969-1970 yılı dönemi, Bakırköy Kültür Koleji 10. Yıl 9 E sınıfı öğrencisiyim. Her şey düzgün gidiyordu. Ben öğrenci olarak okul disiplinini ihlal etmeyen, zayıf notu olmayan, sevilen bir öğrenciydim. Fakat nedense öğretmenler sözlerini geçirmeyi marifet addediyorlardı. Uzatmadan size söyleyeyim, hiçbir şey insan saygısının üstünde olamaz ve ben öğretmenlerimin egolarını üzerimde tatmin etmelerine müsaade etmedim. Dolayısı ile kolej transferlerim başladı. Gelecek yıl kayıt yenilememe şartı ile Kültür Koleji’nde lise 2. Sınıfa geçtim.

Kultur-Koleji-2

1970-1971 Yılı dönemi Beyoğlu Yeni Kolej 10. sınıf öğrencisiyim. Tarlabaşı’ndaki bu okulun etrafı muhitten dolayı çok cazip mekanlarla doluydu. Sıra arkadaşım Aydın Polatcan müzisyendi. Geceleri Beyoğlu Kulüp Reşat adlı gece kulübünde elektro gitar çalıyordu. Gece uykusuz kaldığı için kafasını sıraya dayar uyurdu. Derken sapsarı saçlarıyla dikkat çeken Ahmet Koçman nakil geldi. Onun da kıdemli olduğu belliydi. Aydın ilk teneffüste Ahmet’e sataşıp üstünlük kurma hamlesi yapınca ben Aydın’a kızdım. Ne de olsa yeni gelmiş ve hiçbir şey yapmamıştı. Sonra üçümüz çok iyi arkadaş olduk. Ahmet’te Murat 124 vardı, içi pırıl pırıl fakat dışı çamur içersinde ralliden çıkmış havasında dolaşırdı. O yılı yine kırık notsuz ve fakat 30 gün üstü devamsızlık ile bitirdim. Yani kaldım.

Lise 2. sınıfta plak takıldığı için Yeni Kolej’de yılın ikinci yarısında askerlik dersine çok şeker bir yarbay geldi. İlk dersi tanışarak geçirelim deyip önce kendini tanıttı sonra bizleri tanıdı. Sıra bana geldiğinde beni hatırladığını söyledi. Evet hocam siz benim daha önce Kültür Koleji’nde de hocamdınız dedim. “Ama evladım ben orda iki yıl önce 9. sınıfa derse giriyordum” dedi. Evet hocam ben öğretmenlerime kendimi anlatmak için hala 10. sınıfa gidiyorum dedim. Sana ve ailene yazık değilmi diyerek üzüldü. Hatta öğretmenler okulda benim için özel toplantı yapıp, ikiye bölündüler. Saygısızlık yok, kavga yok, kırık ders yok, otomobil veya motosiklet ile okula gelme var, saçlar aslında herkes kadar uzun ama bende Beatles havası var, okulu kırmak var gibi zararsız artılar ve eksiler var.

1971-1972 Yılı dönemi, Levent Ata Koleji, Arnavutköy Esen İş Koleji, Şişli Hürriyet Koleji, Aksaray Pertevniyal Lisesi hatırlayabildiğim kadarıyla, bütün okulları dolaşıyorum. 10. sınıfı kaçıncı kez boşuna okuyacağım için içimde gizli bir öfke var. Saygısızlık söz konusu olmadığı gibi bütün öğretmenlerimi sevdim. Bu masum oyunu eve de belli etmiyor, ders çalışmıyor havası verip, yorgan altında el feneri ile bütün ödevlerimi eksiksiz yapıyordum. Hocalarımdan bazılarının derdi beni ani sözlüye kaldırıp gafil avlamaktı. Bazıları da beni çözmüş, “Büyüköner tahtaya” deyip kendi dersini bana anlattırırdı. Açıkçası çok da keyif alırdım. Ama benim okul dışına park ettiğim motosikletim veya otomobilimden onlara neydi. Üstelik 1971 yılında ehliyet yaşım dolduğu için ehliyetimi almış ve bana kafayı takan polis Volkan’dan da yeni kurtulmuştum.

Rahmetli annem mesleğine aşık bir öğretmen, babam emekli subaydı. Yani üstelik bir öğretmen çocuğuyum. Ailede okumayan olmadığı için, illa okumam gerekiyordu. Gidecek okul kalmayınca, beni Büyükçekmece devlet lisesine yazdırdılar. O zaman Fındıkzade’de oturuyoruz. Her gün Volkswagen otomobilim ile elli kilometre yol gideceğim. Bunun için daha yakın olayım diye, Florya’da bir tanıdığımıza ait daireye tek başıma ayrı eve çıktım. Hayatı erken yaşamam için kader ağlarını örmeye devam ediyor.

Yeni yazdan çıkmışız. Hava hala sıcaktı. O yıllar okul kıyafetlerimiz, lacivert ceket, gri pantolon. Ben kolejler çıkması olduğumdan renkler tamam da stil modaya uygundu. Ceket blazer, pantolon basenden bol, ayakkabılar İtalyan dizayn topuklu. Okulun ilk günleri henüz. Arkadaşım dahi yok. Teneffüste terlememek için, ceketimi çıkarttım, özenle katlayıp koluma astım. O sıra göbekli kel kafalı bir adam yanıma gelip, kimin velisi olduğumu sordu. İçimden eyvah diyerek, ben öğrenciyim hocam deyince, yine olanlar oldu ve Türkiye’de Cem Yılmaz‘ın malzeme yaptığı öğretmen modelleri yüzünden okul hayatım sona erdi. Adam müdürmüş.

Almanya

Yine benzer nedenlerden bazı arkadaşlarım yurt dışında okuyorlardı. En yakın arkadaşım İrfan Kocabıyık idi. Bizimkiler İrfan’ı çok sevdiğim için Düsseldorf‘a, onun yanına gitmeyi kabul edeceğimi biliyorlardı. 1973 yazıydı ve İrfan 1971 Model kırmızı güzel bir Volkswagen ile gelmişti. Kumburgaz’ın ilerisinde Celaliye’de yazlıkları vardı ve bizim yediğimiz, içtiğimiz ayrı gitmezdi. O sıra birlikte gitar çaldığım Özden, Viyana’dan 1967 Model Volkswagen ile gelen arkadaşı Nişantaş’lı Halas ile Viyana’ya kadar gidebileceğimizi söyledi. İrfan ile ayrı günlerde, ayrı Volkswagen’ler ile yola çıkacak ve Düsseldorf’ta buluşacaktık. Benim yurt dışına ilk çıkışım olacaktı. Öğrenci (student) pasaportu ve Turing’den alınan beynelmilel ehliyet, azami çıkarabildiğin resmi döviz 500 Mark para ve ekstrası hazırlanmıştı. Ailelerimiz ile vedalaşıp yola çıktık.

FW V1.07İrfan Kocabıyık, Kurna Şile, 2011

Daha Bulgaristan sınırında macera başladı. Halas’ın saçları sarı ve beline kadar, Özden ve benim ise afro, bugün bonus dediklerinin orjinali, Jimi Hendrix gibi. Hudutta kontrol için otomobilden indiğimizde birden kocaman bir kurt köpeğini arkamda görünce benim istem dışı köpeği itmem yüzünden, Bulgar polisi Volkswagen’i koltuklarına kadar söktü. Meğer polis köpeğiymiş. Uyuşturucu arıyor. Temiz çıktıktan sonra Volkswagen’i toplamak hayli zaman aldı ve geceye kaldık. Direksiyon bende ve çocuklar yorgunluktan uyudular. Gecenin bir vakti yolda mini etekli iki güzel kız gördüm. Onlara takılırken yolu şaşırıp, Sofya’ya girmişim. Yine Halas tecrübesi ile beni yola çıkardı. O yıllar Bulgaristan‘ı transit geçip Yugoslavya‘ya girmeniz gerekiyor. Yine o yıllar Yugoslavya koca tek bir ülke. Türkiye’de de, benim 1965 Model fare rengi, güzel bir Volkswagen’im var. Meraklı olduğum için direksiyonu kimseye vermiyorum. Yugoslavya otoyolunda tam gaz giderken kalorifer çıkışlarından bir duman yükseldi. Sağa çektiğimde motor ömrünü bitirmek üzereydi. Maribor ve Lublijana’yı geçmiş, Avusturya sınırına yaklaşmıştık. Yağ koyarak Viyana‘ya kadar gidersek orada otomobil çöplüğünden sağlam bir motor alırız diyerek, yağ koya koya Viyana’ya geldik.

Jimi-Hendrix-3

Jimi Hendrix, Woodstock, 1969

Jimi-Hendrix-Tolga-Buyukoner

Jimi Hendrix 1969, Tolga Büyüköner 1973

Viyana Günleri

Halas’ın, Viyana’daki evinde bir güzel dinlendikten sonra, 1967 1200 VW’nin motorunu halletmemiz gerekiyordu. Halas çok sakin, munis bir arkadaşımızdı. Otomobil çöplüğüne giderek, sağlıklı yeni bir motor bakarken, orada çok iyi durumda 1500 cc bir VW motoru bulduk. Volan değişirse oluyordu ve 23.000 Şiling’e makinayı satın aldık. Volkswagen’in motorunu indirmek dört saplamadır. Eğer alet varsa bunu yapabilirdik. Halas’ın Viyana’da motor fabrikasında çalışan arkadaşları varmış. Onlarla konuştu ve iş çıkışı getirdikleri takım ile kaldırımın kenarında eski motoru indirip, yeni 1500 cc makinayı bindirdik. Tabii volan değişimi filan pek o kadar kolay olmadı. Ben hemen yolda hallettiğim eski motor ile yeni makinanın performans farkını görmek için test yapayım deyince anahtarları hemen elimden aldılar. Ne de olsa bir önceki motoru ben halletmiştim. Bu gün düşünüyorum da Halas ne beyefendi çocukmuş. Volkswagen’in önce gümrükte sökülmesine, sonra motorun bitmesine sebep olmama rağmen bana “üzülme, olacağı varmış” demişti. Sonuçta Porsche gibi VW’miz olmuştu.

VW-1200-1965-Hatice-2Volkswagen 1200, 1965 (Hatice)

Akşam Atrium adlı diskoya gittik. The Temptation, Papa Whas a Rolling Stone çalıyordu. Halas ve Özden çok iyi tiplerdi. Ancak ben de dans için yaratılmıştım. Piste ağır tempoyla girer, bir müddet sonra pistteki herkesi müzikal tarzı aynı stil dans formatına sokardım. O esna iki güzel Avusturya’lı kız piste girdi ve ben dahil dağıldık. Böylemi güzel dans edilir. Ayrıca kendileri de çok güzel oldukları için, hepimiz kenara çekilip onları seyretmeyi tercih ettik. Özden ile kulüp çıkışı kızlarla tanışmak için kapıya çıktığımızda, bu iki afetin üstü açık bir Jaguar E Type’a binip, patinaj çekerek uzaklaştıklarını görecektik.

DostlarEdip Akbayram ve Dostlar (Soldan ikinci Galip Kayıhan)

Özden, çok güzel gitar çalan ve Edip Akbayram ile uzun yıllar çalışmış, gitarist arkadaşım Galip Kayıhan ile ortak arkadaşımızdı. Tek bir amacı vardı, İsveç’e gitmek. Ben de Düsseldorf’a İrfan’a gidiyorum. Viyana’da ayrılacaktık. Şimdi düşünüyorum da aslında ne hüzünlü şeyler yaşamışız. Özden’i 1973 yılından sonra bir daha hiç görmedim. Ve ben Viyana’dan trenle Münih’e geçeceğim. Özden’in Münih’de Emrah isminde benim de tanıdığım bir arkadaşı var. Bana Münih’e indiğinde Emrah’ı bulmamı, orada bana yardımcı olabileceğini söyledi.

Münih’te 24 Saat

Viyana’dan Münih’e gitmek üzere trene bindim ve sabah saatlerinde Münih tren istasyonundayım. Trenden indim, çıkışa doğru yürürken yaşıtım bir genç bana, kardeş siz Fındıkzade’li misiniz diye sordu. Hayretle evet derken, bir yandan düşünüyor insan, tuhaflığa bak, Almanya’da, Münih’de, Türk’müsün demek yok, İstanbul’lu musun demek yok, direk Fındıkzade’li misin diye soruyor. Bu gün daha iyi anlıyorum ki o günlerde afro saçımızla, giyim tarzımızla ve kullandığımız araçlarımızla çok farklıymışız.

Münih’de bir gece kalacağım ve Emrah’ı aradım. Garda buluştuk. Beni öğrenci misafirhanesine götürecek ve ben burada bir yol gösteren olduğu için çok rahatım. Öğrenci misafirhanesine akşam belli bir saatte alıyorlar ve sabah erkenden terk ediyorsun. Emrah İstanbul’dayken okulu bırakmış, bir bankaya girmişti. Sonra hatırlıyorum iki yıl önce de Almanya’ya gitmişti. Bir yerlerde oturduk sohbet ettik mutsuzdu. Türkiye’ye dönebilmek için para biriktirdiğini söyledi. Akşam üzeri beni misafirhaneye bırakırken, buralarda türlü milletten insan kaldığını, gece uyurken hırsızlık olabileceğini, üzerimdeki paraları kendisine verip sabah bana gelirken getirmesinin daha güvenli olacağını söyledi. Hatırlatayım, o yıllarda yurt dışına yılda dört defa çıkabiliyorsunuz ve resmi döviz hakkınız 500 Mark. Ama bu para kimseye yetmediği için herkesin kenarında ayrıca parası vardı. Bendeki para da geçmiş zaman 1000 Mark olabilir. Kendime küçük bir harçlık ayırdıktan sonra, kalanını hiç düşünmeden Emrah’a verdim. Sabah 10:00’da gelecek. Sabah saat 08:00’de misafirhaneyi terk edip yakında bir şeyler yedikten sonra başladım Emrah’ı beklemeye. Saat 10: 00’u geçince bende jeton düştü. Emrah iki yıldır Türkiye’ye dönmek için para bulmaya çalıştığından bahis etmişti. Demek benden aldığı para bunun içindi. Benim de beklemekten başka yapacak bir şeyim yoktu. 42 yıl sonra bunları yazarken midem nasıl kasılıyorsa, o günde beklerken öyle kasılmıştı. Tecrübe dedikleri buymuş işte. Yaşanarak öğreniliyor. Güven duygumun kırılma noktası oldu. Saat14:00 gibi Emrah’ı karşıdan gelirken gördüm. Artık tepkisizdim. Aldıklarını verirken dönüş bileti almak içinmiş te, vicdanı sızlamış ta gibi söylediklerini dinlemedim bile. Yine gardan Dusseldorf trenine binerek Münih’ten ayrıldım.

Dusseldorf

İrfan ile buluşacağım tarihten bir gün önce gelmiştim. İrfan’ın verdiği Neuss’daki adrese uğrayıp kalacağım misafirhanenin bilgisini İrtan’ın ev sahibi hanıma not ettirdikten sonra, öğrenci misafirhanesine geldim. Ancak burası otel gibi arkadaş bulursan satranç bile oynayabilirsin. O yıllarda Türkiye’de sağ, sol olayları vardı. Aynı olayların uzantıları Almanya’da da yaşanıyordu. Dolayısı ile Almanlar, Türklerden uzak duruyorlardı. Ben de bir kenarda onları izleyerek vakit geçirdim. Moralim hala bozuktu. Aslına bakarsanız halen 19 yaşındayım ve Türkiye bitmiş Almanya’larda göya okuyacağım. Hani çok başarılı olursun yurt dışına master yapmaya gidersin durumu filan da yok.

Bütün bunları düşünürken birden karşımda İrfan’ı gördüm. Hadi kalk eve gidiyoruz dedi. İrfan’ın öz güveni yüksektir. Gelişi Alman çocukların şamatasını susturdu. O Alman çocuklarla o gece aynı yerde kalmayacağıma çok sevindim. İrfan gelişini bir gün önceye almış ve eve gidiyoruz.

Bizim İrfan ile hukukumuz çok farklıdır. Bizim veya onların evi kendi evimizdir. Celaliye yazlıkta İrfan’la sabaha karşı Kıyı Kent veya Motel 49un diskosundan dönünce beni ve kurt köpeği Büdü’yü pencereden odasına alır, rahmetli Hüseyin amca işe gidince de İlhan teyze bizi nefis kahvaltısıyla doyururdu. O yıllar babalar çok sertti veya öyle görünmek zorundalardı.

Dusseldorf Neuss’ta İrfan’ın ev sahibi ile yaptığı kontratta şöyle iki madde varmış. Kiracı eve yatılı misafir getiremez, kiracı evde parti veremez. Yani ben yine, Celaliye’de olduğu gibi evde gizli kalacağım.

Eve sessizce girdik. Ev dediğimiz, çatı arası bir oda. Etrafın dağınıklını size tarif etmem mümkün değil. Hak veriyorum istemeyerek yaşanılan bir yer ve benimsenememiş. Sabah İrfan okula gitti. Ben oda da hapis. Ses çıkarmamam gerekiyor. Fakat titiz olduğum için etrafı toplamam lazım. Ne kadar dikkat ettiysem de sonunda bir şişeyi yere düşürmemle, ev sahibi hanım sese yukarı çıkıp kapıyı çaldı. Açmazsam polis çağıracak, iyisi mi açtım. Daha önce not vermek için uğradığımdan, ev sahibi hanım ile aşinayız. Ben kızgın bir ifade beklerken, hanım bana değil, odaya bakıyor ve yüzünde bir tebessüm belirdi. Herhalde İrfan’ın odasını ilk defa böyle düzenli görüyordu.

İrfan beni orada Ortaköy’lü Turhan ile tanıştırdı. Raise Büro sahibi çok komik bir arkadaştı. Tipi rahmetli Altan Erbulak’ı andırıyordu zaten. Düsseldorf Altstadt’da eğlenmeye gider bira içme yarışı yapardık. Turan’ı kimse geçemezdi. Bir de Dusseldorf Altsadt’ta karşılaştığım hacıyı unutamam. Her gün rengarenk değişik giyinirdi. Yani kırmızı ceket, yeşil pantolon, sarı gömlek, rengarenk geniş bir kravat, sivri burun topuklu beyaz ayakkabı.

Dusseldorf’ta fazla kalmadım. Bir gece sabaha karşı saat 04:00’de kalkıp yatağıma oturdum. İrfan ile yataklarımız karşılıklıydı. Bir baktım İrfan’da yatağında doğruldu. Senide mi uyku tutmadı dedi. Ben sabah ilk uçak ile Türkiye’ye dönüyorum dedim. Tamam şimdi uyu yarın beraber döneriz dedi. O da mutlu değildi. Gerçekten de ertesi günü biletlerimizi aldık ve bir gün sonra İstanbul’daydık.

Aachen

İrfan, teknik okul okuyordu. Okul değiştirmiş, Dusseldorf’tan, Aachen’a taşınmıştı. Ben de Türkiye’de sıkılmaya başlamıştım. Bizimkiler ben çok istiyorum diye, 1965 Volkswagen’i değiştirmiş, 1972 1302 L Volkswagen almışlardı. İrfan, hadi deyince Düsseldorf’a uçtum. Hem oradan yeni otomobile şık aksesuarlar filan alırdım. Beni karşıladı eve geldik. Bu sefer güzel bir eve geçmişti. Ertesi sabah birlikte okula gittik. İrfan beş yıldır orada olduğu için, ana dili gibi Almancası vardı. Ben ders saatlerine bakıp geleyim dedi. Gidip hemen geldi, bu gün tatilmiş dedi. Gerçek şu ki okulla ne kadar ilgili olduğumuzun kanıtıydı bu.

VW-1972-1302L-Mavi-Boncuk

Volkswagen 1302 L, 1972 (Boncuk)

Akşam Dusseldorf’dan arkadaşlar gelecekti. Turan dışındaki arkadaşları yeni tanıyacaktım. Geldiklerinde güzel bir İtalyan lokantasına gittik. Yemekte Cem isimli arkadaş ortaya bir ruh çağırma muhabbeti açtı. Eve gittiğimizde ruh çağırma seansı yapacaktık. Cem uzun boylu, top sakallı, zaten ruhani bir tipti. İrfan’ın evdeki masası da yuvarlak olduğu için filmlerdeki gibi tam bu işe uygundu. Cem A’ dan Z’ye tam 29 küçük kağıt kesip alfabeyi yuvarlak masanın etrafına dizdi. Ortaya da ters bir fincan koydu. Mumlar da hazırdı. Cem, arkadaşlar bakın dedi burada oyun oynamıyoruz. İnanmayanlar varsa şimdiden kalksın. Ruh gelmez, gelirse de gitmez. Turan, ben inanmıyorum arkadaş deyip kalktı. Herkes parmağını hafifçe fincana koyacak, ruh geldiğinde, sorularımızı, fincanın gittiği harflerle cevaplayacak. Derken ışıkları söndürüp, ruh çağırmaya başladı. Birazdan gerilip titreyerek havaya girdi. Geldi arkadaşlar sakinliğinizi muhafaza edin ve sorularınızı sorun. İrfan ben soracağım dedi. Tolga neden Almanya’ya geldi. Hepimizin işaret parmağı fincanın üzerindeydi ve fincan s,e,r,a,p harflerine doğru hareket ediyordu. Serap hangi şehirde sorusuna, fincan s,t,u,t,t,g,a,r,t harflerine doğru kayıyordu. Birden sırtımda beyaz bir şeyin sürtündüğünü fark ettim. Cem fenalaşıyorum diyerek kendini arkaya doğru bıraktı. İyice sinirlerim bozulmuştu. Bunları İrfan bile bilmiyordu. O ara sırtıma sürtünen beyaz şeyin aşağısına doğru gözüm kaydı. Pantolon renginden, Turan olduğunu anladım ve birden dönüp öyle bir çakmışım ki Turan dolaba kapak oldu. Millet gülmekten kırılıyordu. Bunlar İtalyan lokantasında plan yapmışlar. Benim cebimden de telefon defterimi yürütmüşler, Serap’ın bilgilerini alıp hazırlanmışlar. Fincanın yürümesi ise şöyle. Herkes işaret parmağını hafifçe dokunsun dedi diye ben hafifçe dokunuyorum, bunlar bildiğimiz itiyorlar. Hatta bir ara fincan abuklaştı meğer şaşırdıkları için İrfan, s harfine iterken Cem, e harfine itiyormuş. Turan sağlam bir yumruk yemesine rağmen hala gülme krizindeydi.

Almanya’ya kim yeni gelirse mutlaka bir oyun hazırlanırmış. Ben de nasibimi bu şekilde almış oldum.

Darmstadt

Aachen’de sıkılınca, İrfan, gel Darmstadt’a Salih’e gidelim dedi. Nedense evin olduğu Robert Schneider Strasse aklımdadır hep. Salih Karadağ Yeşilyurt’lu saçlar omuzlara kadar karizmatik bir tipti. Kardeşim hala öyledir. O da otomobillere meraklı. Suyuna gidersen şeker, tersi kara inat. Ben, İrfan ve Salih fena bir grup olduk. Her gün ayrı bir macera yaşıyoruz. Bu arada okul durumu, muş gibi yapıyoruz.

Salih-KaradagSalih Karadağ, Michigan USA, 2015

Salih ev sahibinin Fiat 125’ine takmış. Kadın kendine Volkswagen Jetta ısmarlamış, yeni arabası gelince Fiat 125 otomobilini Salih alacak. Bu arada İrfan Aachen’a döndü, ben Darmstadt’ta kaldım. Kısa bir süre sonra, gece’nin bir körü İrfan tekrar geldi. Kırmızı ışığı o kadar ihlal etmiş ki eve polis gelmiş. İrfan’da gelen polise, İrfan bey bahçede durun çağırayım deyip, otomobiline bindiği gibi soluğu bizim yanımızda almış. Gelirken de bir kasa bira almış. Aşağıdan gelin taşıyın şunları diye bağırıyor. Size şu kadar söyleyeyim, Almanya da o yıllarda dahi öyle bir sistem vardı ki, İrfan o cezayı orada ödemedi ama yıllar sonra konsolosluk kanalı ile cezayı İrfan’dan Türkiye’de tahsil ettiler.

Fiat-125-1969 -1

Fiat 125

Bu arada Salih Fiat 125 otomobili aldı, Hockenhaim F1 yarış pistine yakın Reilingen kasabasına gidip, ona ahşap ralli direksiyon aldık, dışı fıstık yeşili, içi kırmızı yatar deri koltuklar, bu gün bile yakışıklı bir otomobildi. Ben de yeni Volkswagen’e Amerikan sinyaller, Porsche direksiyon aldım. Üçümüz Salih’in Fiat 125 ile Türkiye’ye gideceğiz. Ben sevdiklerimin suyuna giderim, geçimliyimdir. İrfan ile Salih’de birbirlerini çok sevmelerine rağmen her dakika olur olmaz tutuşurlar. Yolda otomobili İrfan kullanırken radyoyu açar, Salih “kapat kardeşim uyuyamıyoruz” der. Direksiyona Salih geçince, bu sefer radyoyu o açar. İrfan şarlayınca, kardeşim tam müzik saati der, kavga gürültü Türkiye’ye geliriz. Ben yine okul ile ilgilenmediğim için onlar döndüler ben kaldım.

Fiat-125-1969 -2

Fiat 125

Frankfurt Havaalanı’nı Süpürdük

1973 yılı sonbahar. Halen öğrenci pasaportum ve vizem var. İrfan ile Salih yine bir geldiklerinde, hadi gel ne yapacaksın burda deyince, yılın son hakkını kullanarak birlikte Frankfurt’a uçtuk. Buradan giderken bavullar giyecekten çok, yiyecek ve içecekle doldurulurdu. Özleyeceğimiz şeyleri alırdık. Rahmetli annem o zamanlar seviyorum diye son anda iki kavanoz oraleti (portakal tozu) bavulun en ucuna koymuş. Gayet eğlenceli uçtuk, bolca da viski içtik. Frankfurt havaalanında, gümrük polisi Salih’in bavulunu açtırdı. Pastırmayı görünce polis gümrüğe tabi dedi. Salih pastırmayı yakınındaki çöpe fırlatıp, artık değil deyince ortam gerildi. Benim bavulu da açmamı istedi, gergin şekilde açmaya çalışırken bavulun ucundaki oralet kavanozları yere düşüp kırıldı ve yerler sapsarı toz oldu. Durduk yerde polis ile başımız derde girdi. Bizi içeri aldılar. İrfan, terslik yapmayın ben halledeceğim derken kendi ceketinin cepleri ve çorapları Maltepe sigarası doluydu. Polislerle bir güzel muhabbet ve iki paket Maltepe sigarası rüşvetten sonra, yanımıza gelip, şu oralet tozlarını süpürün gidiyoruz dedi. Ama sonrasında Salih, İrfan’ a yeri süpürttürdü diye gene daldı.

Kadri-Erseven-Irfan-Kocabiyik-Salih-Karadag

Kadri Erseven, Irfan Kocabıyık, Salih Karadağ

BMW 2002 Turbo

Darmstadt’tayız ve ekibe Kadri Erseven katıldı. Salih ona ortak diye hitap eder. Son derece beyefendi, sakin ve doğal haliyle esprili biri. O da otomobil meraklısı. O yıl yani 1973’de flaş iki otomobil üretilmişti. Biri Ford Capri RS (Rally Sport), diğeri BMW 2002 Turbo. Hangisi kaç beygir, sıfır yüz kaç saniye gibi teknik datayı inceliyoruz. Birine karar verip fabrikaya sipariş edeceğiz. Edeceğiz diyorum, arkadaşlarım, sanayici, iş adamı, hesap uzmanı gibi gayet varlıklı ailelerin çocukları, içlerinde bir tek ben memur çocuğuyum. Ama o yıllarda öğrenci olduğumuz için standartlarımız aynı.

BMW-2002-Turbo-4BMW 2002 Turbo

Kadri BMW 2002 Turbo’yu istedi. Otomobil, beyaz ve gri iki renk üretiliyor. Ön spoiler üzerinde, 2002 ve Turbo, aynadan düz okunsun diye ters yazılmış. Oyumuzu beyazdan yana kullandık. Otomobil ısmarlandı ve heyecanlı bekleyiş başladı. BMW (Bayerische Motoren Werke) otomobili bir ayda teslim etti. Kadri rodaj kilometrelerini tamamladıktan sonra, hepimizi tek tek sağ koltuğa alıp aynı numarayı yapıyormuş meğer. 2002’nin ön torpidosu çok kullanışlı ve sadedir. O zamanlar hepimiz sigara içtiğimiz için, biner binmez sigara ve çakmağını topidoya koyardık, Kadri’ de, hadi sigaranı alsana deyip gazlıyor. 2002 Turbo, 4000 devirde, ıslık sesi çıkartarak turboyu açtığı zaman koltuğa yapışıyorsun. Al alabilirsen sigaranı.

Mni-1974Austin Mini

O yıllar İstanbul Fenerbahçe’ de flaş otomobillerin sahipleri toplanır, gece geç saatlere kadar yarış geyiği yapılır, sonunda Göztepe düzlüğünde 400 Metre yarışılırdı. Otomobiller, Ford Mustang, Pontiac Trans Am, Chevrolet Camaro, Chevrolet Corvette Stingray, Dodge Challenger, Dodge Charger, Mini, Bmw 2002. Bir de Levent adlı bir gencin Ferrari’si vardı. Duyduk ki herkesi geçiyormuş. Hemen plan yaptık. BMW 2002 Turbo ile İstanbul’a gideceğiz. Otomobili arka sokağa park edip, Levent’in Ferrari’sine yarış teklif edeceğiz. Arabanız ne diye sorulduğunda, kabul ettiğiniz takdirde getireceğiz diyeceğiz. Bütün planlarımız bunun üzerine. BMW 2002 Turbo’yu binerek Türkiye’ye getirdik.

TransAm-1974

Pontiac Trans Am, 1974

Türkiye girişinde Edirne’den benzini doldurunca otomobilin motorundan türlü sesler çıkmaya başladı ve o sıra aklımız başımıza geldi. O yıllar Türkiye’deki en yüksek oktan benzin 82 iken, Almanya’da en düşük 91 idi. Kadri’nin ailesinin, inşaat ve nakliye şirketleri olduğu için, BMW 2002 Turbo, bir tır ile, beraberinde Türk benzini götürülerek BMW fabrikasında ona göre ayarlandı. Çamurluk ve lastikleri pist tipine çevrilerek yine tır ile getirilip, gümrüklenip, İstanbul plaka yapıldı. Böylece Türkiye’deki BMW 2002 Turbo’nun tek sahibi Kadri Erseven olmuştur.

Dodge-Challenger-1974Dodge Challenger, 1974

Macera bitti

Almanya maceralarım arkadaşlarımın Türkiye’ye kesin dönmesiyle son buldu. Daha sonraki yıllarım, yine spor otomobiller, motosikletler, ve jeepler ile geçti. Sahip olduğum iki spor otomobilim 1961 Jaguar E Type ve 1965 Mercedes 230 SL klasik olup müzeye gitti. Sonrası bildiğiniz gibi Motorium’dan emekli oldum. Şimdi, yıllar önce söylediğim gibi, Allah izin verirse yan sehpadan kaldırabildiğim sürece motosiklete binmeye devam edeceğim.

Öğretmenlerimin makinalara olan sevgimi anlamak istememeleri, makine alanında akademik kariyer yapmama belki mani olmuştur ama onlarla birlikte yaşamama mani olamadı.

Günlüğümden çıkan hayat özetimin, öğretmenlere ve öğrencilere iyi yönde örnek olmasını dilerim.
Kavganın galibi olmaz.

Teşekkür

Yazımın çıkış nedeni, o yıllarda bir ajandaya yazarak tuttuğum günlüğümdür. Bir gün onu buldum ve okuduğumda sinirlendiğimi hissettim. Bundan Ertuğrul Ortaç’a bahis ettiğimde “yazsana ağabey” dedi. Adını koymadan yazmaya başladım. Bu yazıyı yazarken kendim ile hesaplaştım. Duruşumu değiştirmediğim için, öğretmenlerime kırgın değil fakat kızgın olduğumu farkettim. Günlüğüme bakarken neden sinirlendiğimi anladım. Bunun için Ertuğrul Ortaç’a teşekkür ederim.

Yazımı yazarken bir sabah Bostancı’ya motosiklet boya ustası Hakan’a kahvaltıya gittim. Yazımdan bahsettim. Hakan ustam, “Sevgili Günlüğüm” diyerek yazımın adını koydu. Bunun için de Hakan ustama teşekkür ederim.

Tolga Büyüköner
Motosikletçi
12.10.2015